H/ars bitti t/arz

Hars’ı son kez tekrar kapattım. Neden yaptığımı bilmiyorum, fakat siteye baktığımda içimin sıkıldığını, bir şekilde o atıl halinin bile beni yorduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. İşin teknik tarafının bir lanet gibi üzerime yapışması ise işin daha da çıkmaza girmesini sağladı. Bir web sitesinin eski teknolojilere (matbu) bakıldığında daha “kolay” halledilebeceğini düşünür insan, fakat eğer sıfırdan bir olay (görsel şiir) ve onun yanına da bir topluluk inşa ediyorsanız, iş hiç de kolay değil. Güncellemesi, yeni özelliği, yazıların tasnif edilmesi ve işin “sosyalleşemesi” 2004 yılında başlayan o maceranın yedeğindeki sürekli işlerden biri oldu benim için. Kişisel web sitesi olsa bile bir ton detayı olan şey için, bir sürü insanın yazı/şiir/yorum ürettiği bir içerik makinasına dönmesi sırasında bütün enerjimi ve heyecanımı harcadım. ve bitti. rahat olun yani.

hars’ın bitmesi elbette büyük bir şey değil artık, onu da bıktırıcı bir hale getirdim. Oysa web üzerinde edebiyatın değişeceğini ya da en azından ülkede gelişen süreç ile birlikte (internet kullanımı, bilgisayar sayısı) daha medya okur yazar bir kitlenin gündelik içinde uzak durduğu “yazı/çizi” işlerine daha da yaklaşacağını, 500 ya da 1000 okur ile dönüşen yapının daha geniş kitlelere ulaştıkça daha da büyüyeceğini ve kendisini prangalayan ve çevresinde tutmak isteyen tüm iktidar yapılarına karşı güç kazanacağını düşünmüştüm, fakat bu olmadı. Hatta şu oldu, 1990’lı yıllarda şiire başlayıp, kendisini “çevre” içinde görmeye alışanlar için bir nevi gündemin merkezine seyahat başladı, siyasetin yardımı ile birlikte. Bu taşınma, ülkedeki bilindik ve şikayet edilen tüm yazınsal söylemi ve onun iktidar mekanizmalarını değiştirebilecekken, sadece yerinden etme ya da yerine geçme peşinde koşarak kendini etkisizleştirdi. Çevrenin hayaleti diyebileceğimiz büyük boşlukla karşı karşıyayız artık.

Görsel ya da somut ya da altı her ne halt ise(*) onu sürekli gündemde tutmak gibi bir derdim olmadı benim. Elbette şiir tarihinin köküne kibrit suyu dökebilecek kadar esaslı bir poetikası olması sebebi ile daha fazla ilgi görmesi gerektiğine inandım ama, gündemi Hece şiiri ile dolduran güruha kızamayanlar için deney ya da görsellik nedense fazla asrî bulundu. Şiire başladığımda, ödüller, yıllıklar ve yeni çıkan dergiler ve eski kuşağın tepişmesi dışında pek bir derdi olmayan şiir ortamı, bugüne kadar yaptığı gibi, her yeniliği düşman sayarak ve ona karşı bilenerek gününü gün etti. Fakat bu kez tepkiler tek bir taraftan gelmedi, her iki taraftan, şiir tarihinin istihdam ettiği iki “kadîm” taraftan geldi. Böyle bir tepki karşısında biraz arsızlık etmek şairin boynunun borcudur.

Başarısız olduğumu söyleyebilirim, yaşantımın genelini saran bu “başarısızlık hissi” ile birleştirildiğinde pek de sırıtmıyor bu. Bir edebiyat akımı ya da hareketi ile ilgili başarısızlık iddiası ise hepten saçma bile görünebilir. Fakat o merkez/çevre diye bahsettiğim alanda patinaja duran şairlerin kafasının gerisinde dönen başarıyorum hissi, edebiyatla ilgili konuşulması tabu olan “kariyer yapma” hayaleti ile -öyle ya şairin mesleği şairlik değil, yükselmesi de olanaklı değil, başarı da bu yüzden çoğu kez ölçülemeyebilir- birleştiğinde, yapıntı, döküntü, pastiş de olsa bir persona çıkartabiliyor ortaya. Poetikalarının gölgelerinden büyük şair personaları belki de böyle doğuyor. Arkasından doğan şiir tarihinin ve gündem siyasetinin, kente akın eden hızca yavaş sınıflarının dilinin yakıcı güneşi önünde gölgeler, hayaletlerle dolu başarı, peh.

Evet, işin özünde baya bir başarısız olmak var ise, kenarda durmak var ise, şair sayılmamak var ise, bütün bu madalyaların hepsini bir şekilde görüyorum kendimde. bunlar tuhaf gelmiyor da değil. birileri bana şair desin ya da işte yazdığım şeyler şiir olarak adlandırılsın diye bir derdim hiç olmamasına rağmen, görüp gördüğümüz en hakiki tartışma biçimi bu oldu; “kim şair ve kim değil ve ne şiir, ne şiir değil”. şiir tarihinin büyük nevrozunun alt yazısı ve yapısı bu noktada ve tedavisi mümkün görünmüyor. poetikası, mevcudiyet sarsıntısı, neyim kuşkusu olan ve her tartışmadan “şu olamam ben” diye çıkan bir tuhaf kişinin hali sanki. merkez/çevre yer değiştirmesi sırasında tekrar sorulan soruların, kendine yer açmak için uydurduğu cevapların, kesin ve itiraz edilemez sonuçları gördüğümüz. sadece toplu konut estetiği diyebileceğimiz bir kentli yaşantıya uysun diye üretilmiş derme çatma, geleneksel sayılabilecek düzeneği ile kaskadim şiir tarihi lehçesi. ötekisi olmayan en büyük konuşma olarak mısralı şiir tarihi.

şiirin okur izler çevresinin şair internete geçerken onunla birlikte gelmesi ya da web üzerinde bulduğu yeni okur-izler çevrenin, nedense pek de değişmemiş olmasını, makus bir talihle açıklayabiliriz. Belki de şairin, kente ve webe akın eden bunca kitlenin içinden yine alıştığı,  bir araz misali kendisinden uzat tutamadığı, yakınlığından emin olduğu eski kitle ile hemhal olması tuhaf değil. sosyal medyada endam eden şairin, dergi sayfalarının ve periyodunun kendisine dar geldiğini itiraf edercesine her dakika fikir yumurtlamasının çirkinliği bir yana, şiir konuşurken konuşulan her şeyin o yüksek ve ağdalı şair idealinin mağarasının darlığını göstermesi diğer yana.

velhasıl h/ars poetika diyebileceğimiz bilgi birikimi, enformasyonun şiirden bile baskın biçim/içerik pratiği yüzünden şairi ve okuru belli bir vasatta birleştirmiş görünüyor (bu sözlü görsel kültürdür, yazılı kültür değil). 20. yüzyılı tüketmiş, 21. yüzyılı da ıska geçme pahasına, yerli yersiz polemiklerin, küflenmiş ve kurtlanmış egoların gölgesinde kalmış şiir, bunca yabancı araç gereç içinde çocukluk travmalarını tekrar yaşamaya mahkum gibi. elbette sanat bir çıkmaz fantazmasına muhtaçtır, büyük buhranlar gündelik ile karşılaştırıldığında, eserin tamamına yayılacak daha uzun erimli ve sağlam kargaşalardan beslenir. onları çözmez, onları yeniden üretme kapasitesine göre değerlenir, yeniden okumaya izin verildiği sürece vardır eser. yorum sıkıntısı çekmez kişi. fakat gündemi bile fuzuli bir aşırı-yorum ve dayatma şeklinde devam eden günümüzün eleştiri tutmayan güya iletişiminin bir tatlı meyve gibi şiirin vaadini fersah fersah geçtiğini, şairi de şiiri arz/talep deliliği içinde sahicilik endüstrisinin pençelerinde inler şekilde bıraktığını söyleyebiliriz.

Son 3-4 yılda hiç bir dergide görünmeden, neredeyse hayalet gibiyim. Ne bir dergi satın aldım, ne de bana ulaştı orada burada duyurulan kitaplar. şiirin merkezî kuvvetleri ve onun çekim kuvvetleri olduğu kadar, kendi içinin dışı haline gelmiş şiir-dışı, şiir-olmayan her şeyle karşı karşıyayım. bütün poetikaların bittiğini hissediyor, bütün kelimeleri keyfî, bütün anlamları değişken bulmak benim suçum değil, sanmıyorum. bu yer, şiire inatla sokulmamış her şeyin kainatı. hars ya da zinhar da, görsel şiir de orada.

(*) şiir, şiirdir. birileri ona şiir diyorsa da o şey şiirdir. iyidir, kötüdür, vasattır, şahikadır falan bunlar ahlaki ve az estetik yorumlardır. bizden önceki kuşakların bastırılmış görünme talebinin, görsel şiir’deki “görsel” ifadesinden çok daha karmaşık olması acıdır. ve şiire ne kadar dahildir hala kestiremiyoruz.

 

 

 

Reklamlar