Son Yazı

Olasıdır ki şiir ile aramdaki ilişkiyi -zaten artık hiç bir zemini ve iddiası olmayan- son kez bitirme gayreti bu yazı. Yayınladığım kitapları ve şiirleri bir şekilde derleyip toplayıp, bir kitap haline getirdim. Ben, zannediyorum, Cöntürk’ün “başarı şansı görünmüyor” dediği şairlerden oldum ya da olmak yolunda büyük mesafe aldım. Bunu itiraf etmek ya da kendimi yerden yere vurmak istemiyorum. En azından çok şey denemiş biri olarak o kadar da “hacı-yatmaz” kötüsü olmadığımı düşünüyorum.

Bir mevcudiyet karnavalına dönüştüğünüzde, gidecek yönlerin fazlalığı ve bunları sadeleşetiremenin verdiği o güçsüzlük hissi ile olduğunuz yere mıhlanıyorsunuz. Son yirmi yılın ve şairlik etmenin bana kazandırdığı tek şey, bu savrulmaların beni fırlatıp attığı yere rıza göstermem oldu. Elbette bu yazdığım şiirin, şekline şemaline her daim etki etmiştir. Hatta deformasyonun tek amaç olduğu görsel şiir ile ilişkim de belki bu “yazgı heyelanı” ile ilişkilidir bilmiyorum.

Gündelik yaşam ile yazının ilişkili olduğu her mecra benim için arzu ve şürekasının oyun ve tuzak alanına döndü. 20. yüzyılın başında, dadacılar ya da sürrealistler arasında olsa idim, belki de daha eğlenceli bir yaşantım olurdu, fakat günümüzün neredeyse “kübist zaman/mekan” algısı içinde bireyin ya da şairin bir mevcudiyet krizine üç beş yılda bir girmeden hayatta kalması mümkün değil bana göre. Hangimiz başladığımız yer ile vardığımız yer arasındaki eksi büyümeyi fark etmiyoruz? Hangimiz şiir için vazgeçtiklerimizin ve öne sürdüklerimizin soğuk nefesini arkamızda hissetmiyoruz. Kariyer meraklısı olanlar için bile şiir ile yaşam arasında birlikte çalışamaz faz/enerji farkları var.

İnternet ve ağ ile tanışmam kuşağımın insanları gibi çok erken oldu. Önce bilgisayar ve onca bilgisayar sonra ağın akışına ve tarihine kendimi bıraktığımda, 9600 baud modem, zamanı için çok yüksek telefon faturaları, babamın vefatına yakın içine girdiğim iletişim krizlerinin şimdi, şu an, şu yazıyı yazarken bile kendime kurduğum yaşantının her anına gömülü olduğunu fark ediyorum, etmekten de memnunum.  Neredeyse gerçek zamanlı bir akış haline gelen Ağ üzerindeki Yazı, uzun zamandır edebiyatın trajik mecrasının burası olması gerektiği fikri ile web üzerine taşındı, artık matbu dergilerde yazmıyorum ve zaten onları ciddiye almak konusunda da zorlanıyorum. Bu başka bir konu..

Bir topluluğu ya da gündemi olmayan, ortaklaştırılamayan, varlığın çölünde ya da yukarıda bahsettiğim mevcudiyet panayırındaki hayaletleri, zebanileri ile her gün, her saat insana musallat olan o cehennemî yerçekimi ile şiir yazarak, hayatta kalmaya çalışarak, artık birbirinin zıttı iki kutup gibi duran gündelik yaşam ve yazı yaşamı arasında gerili hatta asılı ve insanın törpülenmemiş, şiir için açık bırakılmış iletişim kanalları ile içeriden dışarıya ve dışarıdan içeriye bir hücum kayıt durumu benim kırık dökük varoluşum.

Bize anlatılan şair hikayelerinde ya da bir hayat hikayesi uydurulması zorunlu hale gelen şair personasında eritilmiş ve gözlerden uzaklaştırılmış kocaman bir “kamera arkası” var. Bu kamera arkası, Yazı’nın son 20 yılda “görünür” olması ile bizi şaşırtmayan, kandırmayan, hatta çoğu kez nefret ettiğimiz bir tekrarlar silsilesine döndü, dönüyor. O yüzden şair azamî bir kaybolma estetiğini, önce hayaletleşerek, sonra da kapladığı uzay-zaman parçasında eciş bücüş notlar almak için sadece bir göz ve bir yazı makinesine dönüşerek ayakta kalabiliyor. Protez bir beden ve artık sadece beyinden oluşmuş bir gulyabanî.

Kendime açtığım kredi ile belki de çoğu kez “gülünç” duruma düşmek pahasına yirmi küsür yılı geçirdim. Yokluğumun, varlığımdan daha ağır bastığı ve daha fazla yer kapladığı fikri ile yarıldı ruhum. Şiir gibi edebi bir türe fazla (bana göre Yazı Tarihi’nin ve Sözlü Kültür Tarihi’nin en hakiki kategorisi şiir) anlam bindirmek yüzünden belki, ya da onun taşıyabileceğinden çok fazlasını yüklemekten işler benim için yolunda gitmedi. Gidiyor olması da gerekmez o ayrı bir konu. Fakat şunca zaman hiç bir izzet-i ikram beklemeden belki de devr-i devran ile giriştiğim ilişki, Şiir Tarihi’nin Sirenleri tarafından büyülenmiş şairlerden ufak bir farkım olmasını sağlar, belki.

Sahaflarda dolaşanlar için söylüyorum, orada belki bin bir emek ile basılmış ve üst üste konulmuş şiir kitapları dağları vardır. Ben çoğu kez o kitapların neden basıldığını ve bu yığıntıya rağmen neden önümüzde ciddiye alınabilecek birkaç kitap ve dönem olduğunu merak ettim. Belki de bu merakım beni şimdi şu yazıyı yazmaya itiyor ama yine de sormaya devam edeceğim. Şiir Tarihi’ne düşman olmam bu yüzden belki de. Bunca kıyıcı ve zalim olduğu için. Haklı olma ihtimali can sıkıcı olsa da, yok değil. Fakat yine de, şiir yazmanın bir marifet olmadığı fikrine daha sıcak bakıyorum artık. Şiir yazmak ve yayınlamak, kitap çıkarmak ve günü içinde az çok konuşulmak değil mesele. Mesele zannediyorum benim için, tüm yanlış ve hatalı zihnimle söyleyebilirim, şair olmamaktır. Cüzzamlı gibi kaçmaktır şiir ile kurulan her türlü ilişkiden. Çünkü içinden şiirin çekip alındığı bu tuhaf gündelik yaşam içinde, burada, Türkiye’de, şairlik etmek, bu içi boş, karmaşık yaşantıyı yaşayan insanlara insafsızlık etmek anlamına gelecektir. En büyük zalimlik budur bana göre. Şiirin taşıması mümkün olmayan bir nefaseti yama niyetine sulandırmak. En azından ben kendi hatamı burada görüyorum. O yüzden kendi hakkımdaki bu son yargıyı da belki bu kadar rahat verebiliyorum. Şiir ile kurduğum ilişkiyi, şiirden kendimi kurtarmak yolunda harcadım. Siz denemeyin.

Güncelleme: (12 Haziran 2018) Zannediyorum bir yayın faaliyeti yürütecek isem bu Bilim-Kurgu üzerine olacaktır. O yüzden elden geldiğince siberdada’yı ayakta tutacağım. İlgilisine Türkiye’de ve Türkçe’de bilim kurgu edebiyatının gelişmesine katkıda bulunmak isteyen her meraklıya duyurulur. Kıraathanede kek ve haberler eşliğinde okunacak şiirlere yer açalım değil mi?

Reklamlar