Kuantalaşma, Fraktallanma ve Muassırlaşma

Yıllar geçtikçe mısralı şiir yazma konusunda insan daha isteksiz oluyor. Özünde, gerçek-zamanlı bir mısralı şiir peşinde olduğum için bir şiiri yazmaya başlamam ile onu tamamlamam arasında Yahya Kemal türü bir “ömür” geçmiyor. Çünkü biz, onun gibi kadîm sayacağımız bir geçmişin sularında yolculuk etmiyoruz, şimdi ve burada yaşıyoruz. Bizim için -en azından kendi kuşağımdan şairler için- Tarih’in monolitik bir yapısı falan yok. Geçmiş, kendi heybetini üzerimizde deneyemiyor artık. Bugün ve şimdi, geleceğin nasıl olabileceğine dair ufak ipuçları vermekten başka, yaşantımızın esasına dair hiç bir şeyin etkili olmasına izin vermiyor.

Modernitenin, Batılı anlamda (Aydınlanma sonrası Kıta Avrupası, en çok örnek alınan olarak Fransa vb.) yaşanamadığı son 150 yıldan bu yana, kafamız karışık şekilde şimdinin yarattığı tuhaf ikilikleri hatta çok öğeli çelişkileri yaşıyoruz. Bu çelişkili vektör uzayı bir yanında Zaman’ı zorunlu olarak taşırken, kendisine yer çekimi ettiği şey olarak Mekan’ı da yeniden üretiyor, sürekli [hatta üretmek kelimesi bile iyimser, yıkıp, yapmaya çalışıyor ama bütünlüklü bir inşa mevcut değil]. Sorunumuz Zaman ile Mekan’ın göreliliği değil, bunların yeniden üretildikleri “zahiri” ya da “imajiner” eşya ile tanışık olma durumumuz. Ve bu altlı üstlü perspektif sonsuza doğru geçmiş ve gelecekte birleşebiliyor ancak. Şimdi ve burada kesit almak zorunda kaldığımızda ise cehennemi yeniden tavaf ediyoruz.

Adlandırma sorunu ile karşı karşıyayız. Bu adlandırma sorunu, şey ile adın bir araya gelmesi olası tüm mecraları yaralıyor. Ne demek istiyorum? Bugün ve şimdi, kendine palet olarak kullandığı yeni bir sözlükle ve yeni bir ad koyma etkinliği ile işini görüyor. Son zamanda gündelik hayatı esir alan internet ve onun adlandırma etiği [eğer böyle bir şey var ise] hiç bir yerin yereli olmayan fakat herkesin malumu olan bir sürü kavram üretiyor, üretmekte. [Geleneğin “özçekim” ifadesini üretmesinin imkansız olması gibi]. Ve bu mütekabiliyet sorunu, daha önce -çok zaman önce- karşı karşıya kalınan bir soruna benziyor: Modern zamanın ürettiği “nesneler” ile girdiğimiz ilişkinin arızalı tarafına. Arızanın mecrası ise, baştan aşağıya bize özgü olarak kurgulanan ve sahnelenen “gösteri“dir.

Bu anlamda örneğin benim şiir yazma aralığım gündelik yaşantının debisi ve humusu ya da tortusu ile bulanmış bir algı yüzünden belki, bir edebî tür ile kurduğum iletişim biçimi olmaktan öte, bu devasa kolajı adlandırmaya çalışmam ve şiir adına onu serimleme kabiliyetimle doğru orantılı görünüyor. Gündelik yaşantının üzerinden geçen cila ve ona yüklenmeye çalışan anlamlar ile, altta yatan ve kendisini “değişmez” tarafında saydırmaya çalışanlar arasında şiir, günümüz şiiri üç derin vektör ya da kainat arasında gerili duruyor gözümde hep. Gündelik iletişimin kainatı Sözlü Kültür, gündelik kent yaşantısının iletişim kainatı Yazılı Kültür ve bu iki kainatın dışında gelişen Görsel kültür ve bunlar arasında gidip gelen algı. Günümüz şairi bu üç kainat arasındaki gösteride Dil Yetisi dışında hiç bir zırh taşımadan mücadele etmek zorunda. Ve oluşan muazzam mütekabiliyet ve temsil sorunu karşısında neredeyse çaresizlik ve hiper-yanılsama dolu bir gün geçirmemiz mümkün bu gösteride.

Bu bizi, gerçek hayatın kolaja ve fragmana ve böylece kurgusu bizim dışımızda gelişen ve müdahalemize imkan vermeyen olağan dışı bir akışına götürüyor. Bakışımız, öyle veya böyle her an bulanık, kesintili, süreksiz bir arkeoloji aracına dönüşüyor, dönüşmekte. Dil, zaten gerçekliğin yitip gittiği, şey ile adların birbirini pek de tutmadığı o tuhaf döngüde, yaşantı için yeter ve gerek şartlar için donanımlı sadece, ötesi için sanata ve estetiğe ihtiyaç duyuyor. Bunun dışında iletişim için açılan her pencere, kişinin içi ile dışı arasındaki o devasa boşlukta iş görüyor. Şiirin burada yaşayabilmesi, az önce bahsettiğim üç kainattan birinde karar kılmaya zorlanmakla mümkün olabiliyor ve bu da zaten Şiir Tarihi dediğim şeyin yordamı ve zorbalığı. Debord’un “canlı olmayanın özerk devinimi” dediği hali ile gösteri, simgesel değiş tokuşun her an yaşandığı ve bu olağan dışı iletişim faaliyetini “gerçekmiş” gibi göstermeye uğraştığı bir Simülasyon evet. Bundan benim hiçbir zaman şüphem olmadı [Dünyanın düz olması fikri ile bir simülasyon içinde yaşadığımız fikri birbirinden o kadar da uzak değil]. Kentte en yüksek bina ile ayaklarımızın dibi arasındaki görsel kazı alanı, içinde kavramlar ve adların sürekli, manyakça (yer)değişti(r)diği ve takasa açık bir pazar sadece. Olabildiğince “nesnel bir dünya görüntüsü”.

Bu kırılma, genel olarak tumturaklı bir Büyük Anlatı peşinde koşanlar için ne anlam ifade etmektedir? Geçmiş vektörü içinde yer alan diğer kırılmalar ve momentler düşünüldüğünde, kendi tarih anlatısını oluşturmak zorunda olan her toplumun düştüğü hataları, tuhaf seçimleri ve neredeyse yamalı gibi görünen Mekan/Zaman algısını bugüne taşımaktan öte söylenebilecek bir şey yok. Modern-sonrası (Post-Modern) biz bu ayrılma, bu “adlandırılamayan” ya da bu “différence” konusunda uyardı. Hatta Saussure üzerinden Dil’in neredeyse keyfi ve rastlantısal olma halini bile düşündük. Zannediyorum, bu iki önemi düşünce bile günümüz şairinin Şey ile ilişkisini yeniden tanımlamaya yardım edecektir. Oturaklı bir tarih anlatısı, ciddiye alınacak bir gelecek ve geçmiş temsilinin imkansızlığı ön koşul olmak üzere, şairin her şiiri, bu andan itibaren “nesnel dünya”nın öznel görüntüsü yani yanılsaması olmaktan öteye geçebilecek midir, işte bu esas sorudur.

O yüzden Büt’an Şiirleri isimli kitabım matbaaya gitmişken, okuru bu yönde yeniden uyarmak isterim. Evet o şiirler yazıldı, fakat onları yazan kişi değilim ben ve asla olmayacağım. O şiirlerin ve kitapların fırlatıp attığı yerden yeniden başlıyorum sadece, olan budur. Gösteri dili’nin dışında yeni bir dilin imkânı olarak şiir, maddenin yapıtaşlarının madde ile açıklanamayacağı bir rastlantısal andır sadece hepimiz için. Rüya’dan aktarılmaya direnen ne var ise, oradadır.


Güncelleme: Büt’an Şiirleri içinde baskıları biten yayınladığım mısralı şiir kitapları ve “ve de ki” kitabı dışında kalan, yayınlanmış yayınlanmamış dosyalar vb. var. 1996 yılından bu yana yazdıklarımın beni şu veya bu kuşağa, şu veya bu akıma dahil edip etmemesinden ziyade, bu kitapların mevcut olmalarına rağmen beni görsel şiire iten ne var ise, onunla değerlendirmem daha iyi olacaktır. Ebabil ve Osman Özbahçe’nin bu konudaki ısrar ve teşviki ise takdire şayandır, böyle bir hacmi, böyle bir zamanda basmak öyle veya böyle cesaret işidir, teşekkür ederim.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar

Kuantalaşma, Fraktallanma ve Muassırlaşma” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s