Olivetti Günleri

Daktilo ile yazmaya geçişim çok hızlı oldu sayılır. 1992 ya da 93 gibi. Olivetti marka bir daktilom vardı ve şimdi arşivleri karıştırdığımda görüyorum ki neredeyse bin sayfaya yakın daktilo ile yazılmış metin var. Yani bir tam bir çöplük!

Defterlerimin çoğunu –her cins yazar gibi- ben de saklarım, sakladım. Bir şeye tanıklık edeceklerinden değil, ama yine de bir çeşit kerteriz noktası olarak. İnsanın kendi arşivlerine çöplük demesinin pek de hayırlı bir iş olmadığını biliyorum, ne de olsa büyüklerden bildiğimiz bu tür şeylerin “ileride” pek fazla işe yarayacağı meselesidir. Orasını da bir kenara koyalım şimdilik.

Görsel şiir, somut şiir derken bu işte “daktilo” teknolojisinin işe yaradığı zamanları unutuyoruz. Benim öteki’nin daktilo yazısı ile karşılaşmam Oktay Rifat sergisi ile oldu (ki bu daktiloyu bıraktıktan kısa bir süre sonra oldu). Ondan önce “canlı” olarak görebildiğim daktilo metinleri hep devlet memurlarının yazdığı türden şeylerdi; yazışmalar, listeler, evraklar. Olivetti de zaten oradan gelmeydi, bir okuldan.

Bunların hepsi az çok memur çocuklarının sahip olacağı türden oyuncaklara girer. FACIT denen acayip şeyle tanışmam –ki değerli bir araçtır- ben de mühendislik konusunda büyük sorular yaratmadı ama yine de oyun anlamında ilginç deneyimlerden biridir. Daha sonra Nesnevi’nin yazılmasına sebep olacak olan bu “arşiv”lerin neliği sorununu daha sonraya bırakalım. Sadece anlatmak istediğim daktilo ile olan deneyimin, şiir metnine yansıması konusundaki şeyler…

92 ile 95 arasındaki metinlerden seçtiğim şu birkaç parçaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Benim şiirde “ses” ile ilgim hiç olmadı denebilir. Bu bir eksiklik mi, bir seçim mi yoksa bir çeşit güdülenmemi burasını karıştırmadan söylersem, 5-6 çekmecelik tüm arşivin içinde “sessizlik” büyük yer kaplar. Yazılan şeylerin acemiliği bir yana, hemencecelikleri ve oradalıkları da yine ilginç geliyor bana. Lise 2 Matematik ödevimi kolaj ile yaptığımdan mıdır nedir, her zaman kolaj denen şeye ilgim oldu. Bu ilgi, “textual collage” denebilecek bir alanda, daktilonun sağladığı imkanlar ile de birleşince ortaya ilginç birkaç şiir çıktı. Bu şiirlerden birinin en kaba hali aşağıda görülebilir. Enis Akın’ın Beyaz Manto’sunda geçen senelerde yayınlanan “Leziz Ceset Oyunu” ise sanıyorum o dönemlerden bu dönemlere gelebilen ender örneklerden biri.

Daktilonun büyülü bir tarafı var. Arkaik bir tarafı var belki. Steno, klavye, bilgisayar gibi şeylerden daha mekanik, sanki “tren”le ilgili bir tarafı var. Eski bir teknoloji olarak baş döndürücülüğü “tinsel” değerinden geliyor belki de. Bu değer konusunda eminim yazarların, şairlerin oldukça kabarık bir dosyaları vardır ama bendeki gariplik daktilo teknolojisini kullanmak konusunda. Aşağıdaki örneklerden de görüleceği üzere “somut” denebilecek bir anlayış var topografide ama bu yerleştirme merakı kesinlikle sessel bir düzeni hedef alarak gelişmemiş. Diyeceğim o ki, belki de şiirim uzun süre “daktilo” ile arama sıkışmış. Bin sayfaya yakın daktilo arşivinde gördüğüm, şiirin hep benimle daktilo arasında kalmışlığı. Bazen birşeyleri kaydetme telaşı, bazen sırf otomatik yazının amatörce denenmesi ve yandaki birkaç örnek dışında “şairin yığınla sustuğu” aracın ise her parmak vuruşunu yakıt gibi kullanarak çalıştığı uzun ve acayip bir dönem.

Belki evde çok az fotoğraf var ya da ne bileyim buna benzer şeyler, filimler, ses kayıtları ya da anı olarak saklanan kartpostlallar. Bu 10 çekmece kadar tutan arşivlerin büyük bölümü yazılı malzemeden oluşuyor. Şimdi galerideki işlerime bakarken –yayınladığım onca yazılı şiirle birlikte- gerçek anlamda “şiirsel ses” ile “görsel yığın” arasında bir seçim yaptığımı görebiliyorum. Daktilonun (ilk zamanlardaki adı ile KÖR Makinası) icat ediliş amaçlarından birinin de telaffuza yardımcı olmak ve “kör”lere destek sağlamak olduğu düşünülürse, 1990’lardan sonra elinde önce daktilo sonra da bilgisayar olan bir şairin “görme ve yazı” konularında kafa patlatması hiç de şaşırtıcı gelmiyor.

Heidegger ile sona erdirelim:

“Yazmak, özü itibarı ile, el yazısıdır [elle yazmaktır]… el yazısında Varlığın insan olmakla ilişkisi, kelime olarak adlandırılır ki, varolanların kendilerinde tescillidir. Bu yüzden yazmak kendi kökünden alındığında, örneğin elden, ve bir mekanizmaya nakledildiğinde, Varlıkla insan arasındaki ilişki arasında bir nakil gerçekleşir. Daktiloda kelimenin alanına, mekanizmanın zorla girişini buluruz. Daktilo el yazısının ve yazmanın özündeki peçeyi aralar.” (Parmenides Dersleri, 1942-1943)

Reklamlar