YAŞAM YAŞAMIYOR MU?

Mutat Vaska, kalan son parasıyla, alabileceği en kötü kahve ile birlikte, elinde poşetlerle, alamadığı şeylere biraz üzülerek, evine doğru yola çıktı. Sırf iki üç dakika daha fazla konuşabilmek için lafı uzattı da uzattı markette. Gereksiz sorularla kasiyerin canına okudu ve bu da onun renksiz hayatının en eğlenceli kısmı olmaya başladı son birkaç aydır. İşten atılmasından bu yana ne yapsa para kazanamıyordu. Pek arkadaşı yoktu, oturduğu ev öyle misafir davet edilecek bir ev değildi ve tek odası olan köhne bir evde, kitapları ile birlikte mutsuz ama sakin bir aydan sonra, çıldırmaya başlamıştı. Yani sıradan bir gün sonunda, sıradan yolculuğunu, çok sıradan bir şekilde kapısını açarak bitirdi ve içeri girdi.

Kahve ve diğer şeyleri poşetlerden çıkardı, raflara baktı sonra poşetten çıkanlara baktı. Beyaz naylon poşetin ağız kısmından giren yağmura bir önlem almadığı için –mesela torbanın ucunu sıkıcı tutmak gibi- ekmek ıslanmış ve gazete de buruşacak kadar su almıştı. Gazeteyi sobanın üzerine bıraktı, ekmeği de yanına koydu ve buz gibi odanın bir kenarına gidip, az önce çıkardığı paltosunun cebinden sigarasını ve çakmağını aldı. Portakal kabuklarını sobanın üzerinden almadı, çünkü odanın bu kadar güzel kokmasını sağlayan şeyler, onların –tıpkı ananesinin çocukken yaptığı gibi- soba harıl harıl yanarken kavrulmasıydı. Demir ve çirkin sobanın kapağını açtı. İçeriden gelen soğuk kurum kokusunu içine çekti ve kağıt parçalarını çakmağı ile tutuşturup küçük kapaktan içeri bıraktı. Sonra da sobanın yanında duran benzin dolu şişeyi eline aldı. Kağıtlar harlanarak içeride büyük kömür kütlelerinin kara yüzlerini yalarken, birden dökülen benzinle harlandı ve alevler kömürlerin yüzeylerine hücum etmeden önce, küçük kapaktan dışarı başlarını çıkartıp, sonra da birden kayboldular. İki ya da üç saat içinde içerisi ancak ısınabilmiş, yağmur da soğukla birleşip, içerisinin sıcak olduğunu göstermek istercesine Vaska’nın küçük odasının camlarını buğulandırmıştı.

Mutat Vaska, gazeteyi aldı, üzerinde küçük mavi işlemelerin ve abartılmış büyük gül resimlerinin olduğu ve evine hiç yakışmayan koltuğa oturdu –evi elli metre kare kadardı ve bütün duvarları eskimiş, solmuş şampanya rengi duvar kağıtları ile kaplanmıştı. Sigarasını içmeye başladı. Sıkıcı geçen gün hakkında gazetelerden alabileceği tuhaf ve yeni bir şeyler varmış gibi sayfalara göz attı. Soba arada tütüyor ve Vaska durmadan aklından “künk” lafını geçiriyordu. Kalkmakta olan bir tren gibi sesler çıkartan sobanın olduğu tarafa kafasını çevirdi. Soba sanki boğulmak üzere olan bir adam gibi öğürerek tıslıyordu. Az sonra -son bir “pof” sesinden sonra yani- duruldu ve tekrar sıradan ısıtma işlemini yerine getirmeye başladı. Mutat Vaska, çok aç olduğunu fark etti. Ekmek, peynir, salam ve mayonezden oluşan nevalesini yemek için pek de sabırsız görünmüyordu. O yüzden paltosunu tekrar giydi ve evin sıcaklığının ne kadar iyi bir şey olduğunu aklından geçirip, ara sıra da “künk” diye içinden geçirerek kömürlüğe inmek üzere evden çıktı.

Kömürlüğe gitti. Kilidi açtı, içerideki böceklerin etrafa kaçışmalarını izledi. Geçen kış istiflediği ucuz belediye kömürlerinin bu kış ne kadar yeteceğini düşünmedi bile ve ufak, yıpranmış ve kapkara olmuş bez çuvalına doldurabildiği kadar kömür doldurdu, yere dökülen parçaları paltosunun ceplerine yerleştirdi ve kömürlüğün kapısını kilitleyip, bahçenin içinden ıslanarak geçip, sığınak olarak kullanılabilecek ve su deposunun da bulunduğu kapıcı dairesinden hızla ilerleyip –küçüklüğünden beri bu tür yerleri hiç sevmezdi- kucağındaki çuvalla birlikte tekrar kapıyı açıp, içeri girdi. İçerisi daha da ısınmıştı ve ekmeği sobanın üzerinden almayı unuttuğundan, portakal kabukları ile birlikte kavrulmuş buldu onu. Kara somun altı zift gibi olmuş şekilde duruyordu.

Çuvalı yere bıraktı, ekmeği aldı ve pencere kenarındaki masanın üzerine attı, ekmek oldukça sıcaktı. Masa örtüsü mavi-beyaz kareli parlak bir kumaştandı ve örtünün masanın ayaklarına doğru biçimsiz şekilde sarkan dantel kısmı kirden görünmüyordu. En azından işlemelerindeki el emeği konusunda hiçbir fikre ve parlak yoruma kapı açmayacak kadar pislenmişlerdi. Paltosunu çıkardı, kömürlüğün anahtarlarını mutfak kapısının yanında duran mini buzdolabının üzerine koydu, dolabın kapağını açtı, peyniri –kötü kokuyordu, ekşimişti- ve salamı aldı. Mayonez, bugün aldığı kahve kavanozu ile birlikte lavabonun kenarında duruyordu. Kavanozlardan beyaz olanını aldı ve ayağı ile mini buzdolabının kapağını kapatarak içeri geçti. Bıçağı unutmuştu, tekrar holden geçerek –ki bu dar holde mutfak kapısından başka bir de küçük alafranga tuvalete açılan bir kapı daha vardı- soldaki mutfağa tekrar girdi, az önce yere düşürdüğü beyaz poşeti küçük beyaz çöp kutusunun içine attı. Temiz bıçaklardan birini çekmecelerden birinden aldı –üç çekmece vardı, alt alta, sonra iki büyük dolap, çok küçük mutfağın içinde bir duvarı bunlar dolduruyor, diğer duvar ise buzdolabı ve küçük bir çöp kutusunu önünde tutuyordu- tekrar içeri geçti. Masaya oturdu, sıcak sobanın kömürleri tüketerek ürettiği ısının camlara olan görünmez yolculuğunu düşünerek ekmeği kesti, peyniri kesti, dilimlenmiş salamları ve mayonezi kullanarak kendine güzel bir ziyafet çekti. Ekmeğinden ilk ısırığı aldıktan sonra pencereye baktı, göğün griliğinde gözlerini dinlendirdi ve çay yapmak için masadan tekrar kalktı, ekmek parçaları –en azından pantolonuna yapışmayanlar- yere döküldü ve çaydanlığı getirip sobanın üzerine koydu. Mutfaktaki küçük pencerenin yanında duran çaydanlık, soğuktaki mağrur duruşunu soba üzerinde ufak çiğ parçalarına çevirirken, cazır cuzur sesler içinde ısınmaya başlarken, Vaska, ekmeğini bitirdi ve derin bir nefes alıp, arkasına yaslandı. Masanın üzerindeki ekmek kırıkları ve peynir parçalarını bir elini süpürge gibi yaparak, masanın kenarına dayadığı diğer elinin avucuna doğru sürükledi. Masa örtüsünün kirini fark etti ve elindekileri ağzına götürdü. Yere düşen parçalara aldırmadan ayağa kalktı, üzerini silkeledi. Tekrar güllü koltuğuna oturdu ve bir sigara yakmadan önce gazeteye tekrar göz attı. Mutfaktan çay bardağı getirdi, koltuğunun önünde duran ve gazetelik olarak kullandığı taburemsi şeyin üzerine koydu, kül tablasını kenara doğru itti, küçük radyosunu açtı, kanallardan her gün dinlediği bir tanesini tekrar bulmaya çalıştı (Beethoven çalan herhangi bir kanal işte), şeker kavanozunu mutfaktan getirdi, sigara paketini karşısında duran duvara yaslanmış küçük çekyatının üzerine attı, içinden iki sigara aldıktan sonra. çaydanlığı sobanın üzerinden aldı, demine bakmadan bardağı sırf demle doldurdu. Süzgeci yoktu, şekerlikten iki kesme şeker aldı ve bardağa attı. Sobası yanıyor, dışarıda yağmur türlü oyunlarla camda, eski arkadaşlarının yüzlerine benzeyen şekiller çizip, çocukluğunun sokaklarına benzeyen uçsuz bucaksız yollar oluşturuyordu. Sonra hepsi rüzgarın ters yönlerden gelen üfürmeleri ile siliniyor, buğudan görünebildiği kadar, evinin karşısındaki hastanenin soluk, gri duvarlarını ve azıcık da olsa, caddenin ışıklı ve ıslak görünüsünü sunuyordu ona. Çay bardağını eline aldı, radyodan yayılan sesleri dinledi, uğultular arasında bu yaşadığının, yani bu anın ve bu evin harikalığına gölge düşürecek en ufak kötü fikri bile bir an aklına getirmeden, sessizce sigarasını içmeye devam etti. Gazetedeki haberleri, işsizliği ya da ailesinden uzakta olmasını bile aklına getirmedi o an için. Sadece arada bir künk lafını düşünüyor, dirsek ya da baca gibi kelimelerle birlikte onları birkaç cümle içinde kullanıyordu. Karşı duvarda, çekyatının üzerindeki bölümde yer alan kütüphanesinin raflarındaki kitaplara baktı. Sözlükleri dizdiği rafı aradı ve hemen buldu gözleri. Sonra her şeyden vazgeçti. Kalkıp sobaya birkaç kömür parçası attı paltosunun cebinden çıkarıp. Odasının içinde yürüdü, pencereden baktı, radyonun kanallarını karıştırdı. Çekyatına gitti ve uzandı. Elini yastık gibi başının arkasına yerleştirdi, sigarasından derin bir nefes çekti, kıçının altında kalan sigara paketini son bir hamle ile aşağı, küçük halısının üzerine attı ve gözlerini kapattı. Yağmurun camlara çarpa çarpa çıkardığı sesler ile radyodan bıkmadan usanmadan gelen keman seslerini dinledi. Bu nasıl bir hayattı? Bu ne acayip bir varoluştu ki, bütün bu insanlar –kasiyer, dolmuştaki insanlar, köprülerdeki insanlar, alışveriş yapan çocuklar, ananesi, hepsi- şimdi ona o kadar sıcak, o kadar içten ve o kadar mutlu geliyordu ki. Belki de amaçlarının, Mutat Vaska olarak kendi amaçlarının bir yerlerinde bu insanların, bu şehrin insanlarının çıkarla uzaktan yakından ilişkisi olmadığı ve hepsinin de insanoğulları olarak çaresiz ama mutlu, ölümlü ama mutlu, ölmek üzere ama mutlu olarak, sadece bu şekilde, biraz uzak da olsa bu şekilde tıpkı yağmur damlalarının pencereye teklifsizce ve amaçsızca çarpıp birbirlerine karşıması gibi…

(*) 2004, Öyküler / Mutat Vaska diye bir başlığı var dosyanın.
Reklamlar