NAKLİYESİ MÜMKÜN OLMAYAN ŞEYLER

Eşyalarımızın yer değiştirirken yanımızda olacağını bilmek ancak Krallara, Mısırlılara özgü bir perspektif, bir ulviyet kurgusu ister. Dünyanın mümkünlerinin tükenmesi nesne ile kelime, kelime ile biz arasındaki bağı zedelemekte. İnce ayarlı sözlükler, artık ifade edilecek şeyi kalmadığından “namevcutlaştırılmış” “mücerretleştirilmiş” bir dil’in o kara kuru nesneleri, eşyaları, kapı kaçağı, ihtişamından yekûn olarak hesapsızca kaybetmiş kral odalarını simgeler. Dünyanın yüzüne yayılmış ve her denkin yavaş yavaş azalttığı orjinallik, tıpkı sanat eserinin adileşmesi, sefihleşmesi ve avamlaşması gibi kelimeleri – o el değmemiş sandığımız olasılıkları- de tüketir. Müzelerimizde gördüğümüz bunca alelade şey, toplandıkları anın ve Dünyanın görüntüsünün, gündelik yaşamın telaşlarını değil, kopmakta olan fırtınadan son anda kurtarıldıkları hissi ile gözlerimizi kamaştırır (onlar sığınmış, müze de onları sığıntı olarak almıştır). Büyük Padişahların kitaplıkları, odaları bu zamanın içinde de aynı başıboşlukla görünürler gözümüze. Bağlamları olmadığı için gözlerimiz, onları bağlamın o iç çukuruna çeker, meydan okur onlara. Az sonra evde kullanacağımız yüksek teknoloji telefonun, ilk telefona olan afrası tafrası bizim dilimize pelesenk olur. Bilim-kurgu yazarının kendine vehmedemeyeceği bu böbürlenme, bizi “ilerlemiş” kılar.

(*) 2004

Reklamlar