Transformasyon, Emülasyon ve Simülasyon

Kaldığım yerden devam etmek gerekir ise, çağdaş vaktin bize dayattığı gösteri ve onun bir şekilde tamamen kendisinin devamını saplantı haline getiren yordamı [araçları, mecraları, gösterge seti vb.] pikselleştirilebilir ve sonra sayısallaştırılabilir hali ile şiirin ve şairin canına okuyor, okumakta.

Bana göre Türkiye’de göçün ve kentleşmenin izlenmesi, bu yeni gösterge evrenini ve onun yordamının anlaşılmasını daha görünür kılacaktır. Uzun zamandır kentin uzamını işgal eden yüksek binalar ve bunların arasında kent yaşantısının “yüreğini” elinde tutmaya çalışan gündelik hayatın eski görüntüsü, kendisinden kaçamayacağımız bir görsel arkeoloji enerjisini tüketip duruyor. Öyle ki yaşadığımız kentin gelişip, serpilmesinin bir sınırının olmadığını fark ediyoruz. Buna ek olarak [kentsel dönüşüm] mengenesi de mevcut. Sanayileşmeyi, buharı, kömürü, demir çeliği, endüstriyi böyle es geçen bir coğrafyada hem de…

Kendi adıma doğduğum, büyüdüğüm İstanbul şehri, son 20 yıl içindeki dönüşümü ile kendisini fesh etme noktasına gelmiş. Öyle veya böyle Fatih, Bakırköy, Beşiktaş, Kadıköy vb. arasında geçen yaşantımın iskan ve imar adına tarumar ediliyor olması sadece İstanbul’a özgü değil elbet. Ankara da bu uzun, sevimsiz görüntü ve biçim arazlarından, aslında bir fraktal şeklinde kendisini üreten bu “modern” halden nasibini aldı, yine rant/imar ve iskan adına.

Daha önce mısralı şiir ile “apartman” arasında bir estetik birliktelik olduğunu savunmuştum. Apartmanın ya da yüksek binanın, bu hali ile ya da her hali ile bizim açımızdan barınma veya yaşama pratiği için hiç bir hayati önemi olmaması hatta öğrendiğimiz şekli ile kültürel tarihimizin tam tersinde yer alması, bunca büyük bir coğrafyada toprak/nüfus arasındaki ilişkinin böyle dikine çözümler gerektirmemesi (burası Japonya değil örneğin) düşünüldüğünde, 3. kattan itibaren yükselen her binanın ne için yükseliğini anlamakta zorluk çekiyorum, çekmekteyim.

 

Binaların yükseliği ve onlara atfedilen “yeni yaşam” vurgusu elbette az çok kafa ütüleyici sayılır. Çünkü özellikle yeni yerleşim alanlarının çölleşmesi, kesit alındığında üretime uzak oldukça (fabrika ya da sanayi vb.) tüketime, sadece tüketime odaklı fraktal mevcudiyetleri, üst üste dikilmiş bu kalıp-yaşantıları sonunda belki de Babil Kulesi/Ahalisi, Ballard’ın Süper Kent‘i ya da Bioshock’taki Rapture ya da bulutlar üzerindeki Columbia benzeri bir toplaşmaya kadar gidecektir. Aslında birer toplu konut olan bu binaların ortaya çıkmasının tarihi apayrı bir konu olsa da, geleceğimizin üst üste bindirilmiş katlardan oluşan bir yaşama doğru evriliyor olmasının masaya yatırılması gerekiyor.

Kent yaşantısı, bir öncelikler ve zorunluluklar silsilesi olarak kişiyi “tüketim” girdabında kredi/araba/ev üçgeninde yaşamaya mahkum ediyor, etmekte. Artı mal ve ürün saldırısı karşısında savunmasızız öyle veya böyle. Dönüştürülemeyen, sahip olunamayan mülklerin tuhaf canlılarıyız. Dediğim gibi İstanbul kenti belki bu “vahim” noktaya henüz evrilmiş değil, fakat yollar ve arabalar ve bunlara eşlik eden masif binalar arasında insan pek görünmüyor, görünemiyor. Boyalı bir “brutalizm” içinde yaşadığımız açık. Ve o kocaman binalarda dışarısı ile içerisi arasındaki bağın ya da bağımsızlığın insafına kalmış şekilde yaşıyoruz. Sovyetik toplu konut rüyasını bize cilalayıp satanların elbette hiç bir suçu yok.

 

Bahsettiğim fraktal fikrini biraz daha açmak gerekirse, aslında Modernleşme Projemiz [eğer var ise böyle bir şey] kendi irreel ya da irrasyonelleri üzerine inşa ediliyor. Sanayileşme yokken hizmet sektörü şahlanıyor, fakat kökünde Anti-Kapitalist olmasına rağmen en vahşi hali ile finans-kapitalin insafına kalıyor. Özü gür olmasına rağmen, kendi sığlığında betondan sığınaklarla kapı alıyor yaşantısına. Göçmenliğin en yoğun yaşandığı ülkelerden biri olmasına rağmen, tarihsel olarak sanki “buralar” ona emanetmiş ve ondan sorulurmuş gibi “kimlik” inşa ediyor. Ha, evet o da inşa oluyor. İşte bu fraktal üç değişik fonksiyonun iç içe geçmiş sonsuz görüntüsünü veriyor bize: Transformasyon, Emülasyon ve Simülasyon. Sıralamadan bağımsız olarak herhangi bir söylem alanı ne olursa olsun, Batı’dan Doğu’ya gerilmiş bir alanın altında kendi toplamına erişmek için, her x, y, z ve t için serpiliyor. Ölçülemiyor ve sonlanmıyor. Operatör ne olursa olsun, bir fraktaldan diğer fraktala, kendi kırılmış aynamıza bakıyoruz. Bakışın sonsuzluğunda ölümü inşa ediyoruz. Bu anlamda iletişime geçmeyi sürekli erteliyoruz. İletişimin kendisini sadece inşa etmeye yarayan, kendisini olumlamaya yarayan yeni halinden öteye şiir, bugünün kelimeleri, boşlukları, parodisi ile yazılamaz. Bunların ötesine, negatifin, kullanımı olmayan olumsuzluğun, şiir olmayanın, kullan-at ve hazır yapıtın kayrasında inşa edilir ancak. Mısralı şiire ve Şiir Tarihine elveda diyenlere merhaba!

 

 

 

Reklamlar